CIAO ITALIA! – 1. GUN VENEDIK

| 90 görseller

18 Ağustos 2012 Cumartesi sabahı, yerel saatle saat 10:00 civarında Venedik Marco Polo Havaalanı’na indik. Havaalanında bizi Jolly Tour rehberi Ersin Ertekin karşıladı ve 8 günlük İtalya maceramız böylece başlamış oldu. Gezinin sonunda, keşke tura Venedik’te başlamak yerine burada son verseymişiz diye düşüdüm. Neden mi? Fotoğraflara bakınca anlarsınız… Havaalanından eski Venedik’e ulaşana kadar günün yarısı neredeyse bitmişti. Bir de sabahın köründe kalkmış olarak yol yorgunluğumuz da eklenince, Venedik’in tadını pek çıkaramadık doğrusu 😦 Ben Venedik’e pek doyamadığımdan, tekrar gitmek istiyorum. Muhtemelen her yıl 2 Şubat’ta başlayan Maske Festivallerinden birinde…

Havaalanından, gezi otobüsümüzle, panaromik şehir turumuzu yapmak üzere yola koyulduk. Koyulduk ama, İstanbul’u hiç aratmayan uzuuun bir trafik kuyruğuna yakalandık. Hafta sonu, bir de çok sıcak bir gün olması nedeniyle herkes deniz kenarına gitmekteymiş. Yanımızdan geçen araçlara bakınca iki şey dikkatimi çekti; birisi, birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi, genelde küçük otomobillerin olması (yani bizde bayan arabası diye tabir edilen türden küçük), diğeri de bu uzun trafik kuyruğunda, insanların araçların içlerinde pek bir rahat görünmeleri. Ayaklarını pencereden dışarı çıkaranlar (Fotoğraf No:1), bağdaş kuranlar… Biz böyle bir trafiğe yakalandığımızda genelde çok gerginizdir ya, onlar pek bir rahat görünüyorlardı. Daha sonra, hem rehberlerimizin söylediklerinden hem de 8 gün boyunca burada yaşadıklarımdan yorumladığım kadarıyla bunun nedeni, hayatın burada biraz yavaş, daha doğrusu sakin akmasıydı. “Piano piano”, yani “yavaaaş yavaaaş”…

Trafikte çok vakit kaybedeceğimiz için bu vakti rehberimiz, İtalya hakkında genel bilgi vermek ve Venedik’te gezeceğimiz yerler hakkında ön bilgileri aktarmak için kullandı. İyi de oldu. gittiğimiz mevsim, yaz aylarının en sıcak günlerine denk geldiğinden, anlatılanları 40 derece ve üstü sıcaklıkta güneşin altında dinlemektense, air condition’lı bir otobüste giderken dinlemek daha verimli oldu. Rehber yönünden oldukça şanslıydık. Daha önce iki farklı tur şirketiyle olumsuz deneyimler yaşamış biri olarak beklentilerim oldukça düşüktü, ancak Ersin Bey bu deneyimlerin üzerine ilaç gibi geldi.

İTALYA VE TURİZMİ HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Rehberimiz Ersin Bey, Türkiye’de İtalyan Dili ve Edebiyatı eğitimi aldıktan sonra İtalya’da dil konusunda mükemmellik eğitimi almış. Ardından, İtalya’da Turizm konusunda master ve doktora yapmış. Durum böyle olunca tabi, bizim gezimiz de bir hayli dolu geçti.

Eğer bir ülke, 1 yılda nüfüsu kadar turist çekebiliyorsa turizmi gerçekten iyi biliyor demekmiş. İtalya’nın nüfusu 50 milyon civarında, 1 yılda ülkeyi ziyaret eden turist sayısı ise 70 milyon! sadece Roma’ya 1 yılda 35 milyon turist geliyormuş. Türkiye’de ise yılda 20 milyon turist gelse bayram ediyormuşuz. Yani bu adamlar aşmış!!! Rakamları genelde aklımda tutamam ama, bu rakamlar beynime kazındı! Öyle görünüyor ki, turizm konusunda İtalya’dan öğreneceğimiz çok şey var…

Çok mu iyi servis veriyorlar? Hayır, tam tersi. İtalyanlar hizmet satmıyor. Turlarımız sırasında bize eşlik eden 3 rehberimiz de aynı şeyi söyledi. “İtalya’da hizmet beklemeyin.” Ersin Bey özellikle, “Bunu Türk olmanızla da bağdaştırmayın sakın, ki yapanlar var, gereksiz yere üzülürsünüz. Burada genel tutum böyle” dedi. İyi ki bu bilgiyi vermiş. Bir restorana oturduğunuzda, ne zaman yemek yiyeceğiniz, ne zaman kalkabileceğiniz size bağlı değil. Garson ne zaman uygun görürse o zaman geliyor.
İtalyan’ların çok iyi yaptığı birşey ise güzele, iyiye sahip çıkmak. Turizmdeki başarılarının altında yatan nedenlerden biri de bu olsa gerek. Örneğin Ferzan Özpetek’ten Türk asıllı İtalyan yönetmen olarak bahsediyorlarmış. Bizdeki, iyi birşeyler yapmaya çalışanı aşağı çekme kültürüne ne kadar da uzak değil mi???

Turistler açısından, İtalya için başka bir önemli not ise burada umumi tuvaletlerin genelde kapalı olması. Burada ise amaç sizi biryerlerde birşeyler içmeye, satın almaya teşvik etmek. Bir yerde su, ya da kahve içtiniz mi orada tuvaletinizi yapmaya hak kazanıyorsunuz 🙂 Sıcaklığın 40 dereceler civarında olduğunu ve bu sıcaklıkta, ha orayı göreceğiz, ha burayı göreceğiz, ha gruba yetişeceğiz, derken diliniz dışarda, ne kadar suya ihtiyacınız olacağını varın siz düşünün. Bir günde sadece suya verdiğim parayla İstanbul’da Vogue’da bir akşam yemeği yiyebilirdim (biraz abarttım galiba:)) Neyse, aklınızda bulunsun, İtalya’da genelde adım başı bir çeşmeyle karşılaşıyorsunuz. Bir de güzel, soğuk soğuk akıyor ki sormayın. Rehber bizi, “Aman dikkatli olun, musluk suyu içmeyin, İtalyanlar içiyor ama sizin metabolizmanız alışkın değildir. Sonra bir haftanızı da tuvaletlere taşınarak geçirirsiniz” falan dedi ama, ben yurt dışında genelde pek cimri bir mahlukata dönüştüğümden kulak asmadım. Bu gürül gürül akan çeşmeleri de keşfedince kendime bir matara edindim. Doldurup doldurup içtim. Pişman değilim:) Bu arada, kafelerde, ayakta içme ve oturarak içme fiyatı farklıymış, Lazım olursa diye akılda tutmakta fayda var.

Bizim gittiğimiz dönem normalde İtalya’da ölü sezonmuş. Aynı zamanda İtalyanların tatillerine denk geldiği için bir çoğu şehir / ülke dışındaymış. Bahar ayları ya da Eylül, Ekim gibi buraların çok daha güzel olduğu söyleniyor ama ölü sezon dedikleri zamanda ne kadar kalabalık olduğunu görünce, en civcivli zamanı ne kadar kalabalık oluyordur tahmin bile edemiyorum. Tabi bu kalabalığı yönetmek için bazı düzenlemeler yapılmış. Kitle Turizminde (Mas Turizm) izinler alarak şehirlere giriş çıkış yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla insan yoğunluğunu dengeliyorlar. Gezi otobüsleri ile her yere giremiyorsunuz. Otobus, ayrılmış park yerinde kalıyor, gezilecek yerlere yürüyerek ulaşıyorsunuz.

Rehberimiz bize hırsızlık olaylarına karşı uyanık olmamız konusunda uyarılarda bulundu. Zira burada hırsızlık mafya elinde ve önemli bir sektörmüş, maaşlı sigortalı çalışan hırsızlar varmış. Tabi turistler de, para harcamaya gelmiş ve üzerinde çoğunlukla büyük miktarlarda nakit para taşıyan bir profil olduğundan, hırsızlar için oldukça cazip.

Burada ATM’lerden kredi kartınızla para çektiğinizde, kredi kartından nakit çekim gibi işlem görmüyor. Kartınıza banka, bir komisyon bedeli yansıtıyor. Çektiğiniz parayı ekstre döneminizde öderseniz faiz işlemiyor. Pasaportunuzu da hep yanınızda bulundurmanızda fayda var. Eğer yaptığınız alışveriş 150 EUR ve üstündeyse, alışveriş yaptığınız yerde pasaportunuzu istiyorlar, bir form doldurup size veriyorlar. Havaalanında ise aldığınız ürünle birlikte (kutusunda olmasında fayda var) bu formu veriyorsunuz, vergi bedelini nakit olarak size iade ediyorlar. Dolayısıyla alışverişlerinizi mümkün olduğunca birleştirip, bir yerden yapmakta fayda var.

Veee VENEDİK

Venedik, suların üzerine kurulmuş, ender bir şehir. Binaların arasında, sokaklar yerine kanal suları akıyor, tabi arabalar yerine de gondollar geziyor. Bu da şehrin o büyülü atmosferini veriyor işte. Şehre ancak vaporetto (kelime anlamı vapurcuk) adı verilen küçük vapurlarla ulaşabiliyorsunuz. Şehre giriş için ödediğiniz 15 Euro’luk vergi bedelini ise bu vapurlara biniş için ödüyorsunuz. Verginin adı da vaporetto, ve buradan geliyor.

Venedik malesef önümüzdeki 100 yıl içerisinde sular altında kalacakmış. Geciktirilmeye çalışılsa bile bunun kaçınılmaz son olduğu söyleniyor. Bizler Venedik’i görebilen son nesiller oluyoruz. Bunu duyunca aklıma ister istemez şu takıldı; hani bir satış taktiği vardır ya, elinizde son kalan ürün, son oyun, son gösterim… herşeyin son kalanı, alıcısı için daha caziptir. Aman ha tükeniyor bir daha bulamayız diye can havliyle satın alırsınız ya böyle şeyleri. Pompei’ye giderken de rehber benzer birşey şöylemişti. “Yanardağın eli kulağında, tekrar patlayacak…”. Acaba bu da İtalyanların mallarını satmak için kullandıkları bir taktik mi diye düşündüm? “Amaan, orada bir yerde duruyor işte birgün giderim” demek yerine, insanlar soluğu İtalya’da alıyor 🙂
Venedik’in suyu emniyet kemeri. Sur duvarları yok. Su, sur vazifesi görüyor. Alışverişin, malların değiş tokuşu ile yapıldığı Neolitik dönemde, suyun yüzeyindeki tuz doğal para vazifesi görüyormuş. O dönemin halkı, Venetler (Enetler) adalara sadece tuz toplamak için gitmekteymiş. Ancak, evlerini talan eden Lombard’ların akınlarından kaçan halk adalara hücüm etmiş.
Çamur ve balçıktan adacıklar 2500 senede karaya ve yeşerebilen verimli bir toprağa dönüşmüş. Suyun içinde ara ara kılavuz kazıklar görülüyor (Fotoğraf No:2). Suyun içerisindeki kumullar zamanla yer değiştiriyor. Deniz araçları için bu yükseltiler tehlike teşkil ettiği için bu kazıklarla işaretleniyor.

Venedik, gemi inşaatında çok gelişmiş. Öyle ki bir günde orta ölçekli bir gemiyi suya indirebilmekteymişler. Tersanelerinin çevrelerini ise yüksek duvarlarla çevrelemişler. Bunun nedeni ise kendi güçlerinin ne olduğunu göstermek istememeleri. Yüksek rütbeli memurlar bir ülkeye gönderilerek, karşılarındakinin potansiyel gücünü anlamak için o coğrafya hakkında bilgi toplamaktaymış. Aslında bugünün büyükelçiliklerinin temellerini oluşturan bir uygulama. Kendileri istihbarata oldukça önem verdikleri için, böyle bir gizlilk ihtiyacı duymuşlar anlaşılan. En büyük istihbarat kurumu ise Vatikan. Günah çıkarma olayı da, herkes bülbül gibi ötsün diye ortaya çıkmış zaten.

Gemi inşasında bu kadar ilerlemiş olmalarına rağmen yaptıkları gemiler, Akdeniz’de ticaret amaçlı kullanıldığı için okyanus geçemiyor. Bu sebeple Kristof Kolomb keşifleri için kullanacağı gemileri, Cenova’dan kalkıp Barselona’ya giderek Ferdinand’dan istemiş.Kralla görüşmeyi ise, bir İtalyan erkeği olarak flört yeneklerini kullanarak, Nedimeleri tavlayıp onlar aracılığıyla Kraliçeye ulaşarak ayarlamış. Ferdinand yemek sırasında karısıyla bakışlarını yakalayıp bu görüşmenin nasıl ayarlandığını hissetmiş ve Kolomb’u biran önce başından defetmek için gemileri vermiş.

Venedik, ticareti hep desteklemiş ve ticaret yapmak isteyen herkese kapılarını açmışlar. Doğu ürünlerinin Avrupa’ya toptan satışını gerçekleştiren bu distribütör şehir devlet, İstanbul’un fethine kadar en zengin dönemlerini yaşamış. 1600’lerde çok kan kaybetmiş. 1500’lerden sonra ahlaki olarak hızlı bir çöküş başlamış. Batakhaneler, kumarhaneler ortaya çıkmış. Halki iş güç yerine bunlarla vakit harcamaya başlamış (Pantolonu, kumarhaneyi ve gözlüğü Venediklilier bulmuş bu arada).
Venedik Cam işçiliği ve Maskeleriyle ünlü. Tabi benim, bir tane bile maske fotoğrafı çekmeden gelmiş olmam da ayrı bir konu. Hevesimi maske festivaline saklıyorum.

Avrupa tarihinde iki kırılma noktasından biri olan 1347’de, vebanın Venedik üzerinden gemilerle gelen farelerle tüm Avrupa’ya yayılmasıyla, Avrupa nüfusu üçte iki seyrelmiş. 1552’de ise hıyarcıklı veba ortaya çıkmış. Bu hastalık çok çabuk bir başkasına geçip, üçüncü günde öldürüyormuş. Ölümle bu kadar burun burna olmak ise, insanların işi gücü bırakıp kendilerini dünyevi zevklere vermelerine neden olmuş. Ve böylece ahlaki çöküş başlamış. Bu dönemde çok fazla gayrımeşru çocuk dünyaya gelmiş. Anneler çocuklarını kliseye bırakmaya başlamış. Kliseler ise çocuklara koruyucu aile bulmaya çalışıyormuş.

Rönesansla gelen, İtalya’nın en güzel yılları, veba ile sekteye uğramış. Anne’nin bile evladından kaçtığı bu dönemde, yönetim iş gücünü kaybetmemek adına kıyafet yönetmeliği çıkarmış. Kabarık etekler, dirsek üstüne kadar eldiven, siyah pelerin, peruk ve maske… Tenin görünmesi engellenerek kimin hasta olup kimin olmadığının anlaşılamaması sağlanmış, böylece insanları aralarında tutmaya çalışmışlar. 1550’li yıllarda maskeler kumarhanelerde kullanılmaya başlanmış. Soyluların çocukları bu maskelerin arkasında daha rahat buralara girer çıkar olmuşlar.

Maskelerde iki çeşit yüz ifadesi var; biri tebessüm eden diğeri ise hüzünlü bir yüz ifadesi. Tebessüm, kişinin ne kadar zengin olduğunu gösteriyormuş.

Zengin ve fakir demişken, burada oluşmuş bir gelenekten de bahsetmek lazım. Kahve İtalya’da çok önemli. Varlıklı biri kendine kahve ısmarlarken iki kahve biri askıda diyor, barmen müşteriye bir kahve veriyor, bir kağıt parçasını ise görünür bir yerde duran bir askıya asıyor. Aynı şekilde başka biri geliyor, yine, askıda dediği sayı kadar kağıt parçasını, barmen askıya takıyor. Sonra daha fakir biri gelip, askıdan bir kahve diyor, barmen müşteriye bir kahve veriyor ve askıdan bir kağıt parçasını yırtıyor.

Böylece, en fakirin bile kahve içebilmesi sağlanıyor, hem de yardım edeni de, yardım alanı da rahatsız etmeyen bir sistemle…
İtalya’da Starbucks yok. Hatta Starbucks’a da bizim kahvemizi aldı fastfood yaptı, dokusunu bozdu diye çok kızıyorlarmış.

Görülmesi Gereken Önemli Yerler

Vaporetto’dan indikten sonra karşınıza Santa Maria Della Pieta Klisesi (Fotoğraf No:3-4) çıkıyor. Bu klise Vebanın bitmesi için Meryem’den şevkat ve merhamet dilemek için yapılmış. Vivaldi’nin Dört Mevsim’i ilk bu klisede dinletilmiş.

Sahil boyunca devam ettiğinizde Vittorio Emanuelle II Anıtını (Fotoğraf No:5) ve Angelina Jolie’nin oynadığı Turist filminin çevrildiği ‘Danieli Otel’i (Fotoğraf No:6-7) görüyorsunuz. Bu Otel dışarıdan bakınca her ne kadar biraz dökülüyormuş gibi görünse de içi saray gibiymiş (filmi seyretmedim ama filmde de öyle görünüyormuş zaten) ve odalarının günlük bedeli 1000 EUR ile 3000 EUR arasındamış. Yılın 12 ayında da müşterisi varmış.

Devam edince, Prigioni Nuove (Yeni Hapishane) (Fotoğraf No:8-9), Dükler Sarayı (Fotoğraf No:12-16) ve bu iki bina arasındaki Tövbe (Ahlar) Köprüsünü (Fotoğraf No:8-11) görüyorsunuz. Saray daha önce kale olarak kullanılmış. Yeni hapisane saray gibi görünen bir yer, yeri de şehrin en canlı ve güzel yerinde. Normalde burada hapisanelerin standardı pek böyle değilmiş. Kazanova el yazılarında Venedik hapishanelerini, suyun diz boyunda olduğu, su sıçanlarının bulunduğu, yazın boğucu sıcak, kışın nemden dolayı dondurucu soğuk olduğu, çatı katları ahşap ve 1.70 boyunda birinin eğilerek ayakta durabildiği durabildiği, Sabah 10 akşam 10 arası bir öğün yemeğin (o da az sulandırılmış çorba bir topan ekmek) verildiği yerler olarak tasvir etmiş. Yeni hapishanenin böyle saray gibi olmasının nedeni ise idam mahkumlarının burada bulunması imiş. Yani ölüm öncesi son saltanat. Mahkum, dükler sarayı ve hapishane arasında yer alan Ahlar (Tövbe) köprüsüne yönlendirildiğinde ise hayatın kendisi için biteceğini anlarmış. Geçidin adı buradan geliyor.

Şehrin sembollerinden biri San Marco Bazilikası ve Meydanı (Fotoğraf No:18 -37 ). San Marco Meydanı, Napolyon döneminde, “Avrupa’nın Salonu” olarak adlandırılıyormuş.

Dört İncil yazarından biri olan Marcus, misyonerlik yolculukları yaptığı sırada, yolu Adriyatik’ten geçerken, kendisine, “Sen öldükten sonra bedenin sonsuza dek burada dinlenecek” şeklinde bir vahiy iniyor. Venedik halkı bu sebeple Marcus’un bedeninin buraya taşınmasını istemiş. Aziz, bilindiği gibi dini bir sembol. Ruhbani bir kişiliğin özel bir eşyasına sahip olmak, hac ziyaretlerini getirdiği için inanç turizmini de canlandırıyor. Bu da şehrin ekonomisinin daha iyi bir hale gelmesi demek. Mısırlı mezar bekçisinin de işbirliğiyle, Aziz Marcus’un kemikleri, tuzlanmış etlerin arasına sıkıştırılarak, Mısırlı gümrük memurlarına farkettirmeden gemiyle, Akdeniz ve Adriyatik rotasını izleyerek Venedik’e getirilmiş…

San Marco Klisesi’nin girişinde dört adet bronz at figürü var (Fotoğraf No:23-24). Bunlar 4 incil yazarını temsil etmekteymiş ve orijinalleri klisenin içerisinde bulunuyor. Aynı zamanda dört haçlı seferi ve İstanbul’u da temsil ediyor. Haçlı seferleri sırasında, Venediklilerin rotaları İstanbul’a kaymış. İstanbul, staratejik bir nokta olarak önemli olduğundan, Venedik tarihi boyunca İstanbul’u istemiş. Sosyo tarihçiler, Venediklilerin istilacı bir ırk olduğunu söylemekteymiş. Öyle ki Enrico, 94 yaşındayken İstanbul’a yürümüş. Haçlı seferleri sırasında, ne buldularsa deniz yoluyla buraya taşınmışlar. Bu 4 bronz at da bu sırada İstanbul’dan ganimet olarak getirilmiş. “Mamma Li Turki”, “Kaçın Türkler geliyor” ya da “Anneciğim Türkler geliyor” deyimi de bu savaşlardan kalma bir deyimmiş bu arada.

Venedik’e çanların ülkesi deniyormuş. Vatikan kararıyla çanların çok çalınmasının nedeni ise, su nedeniyle insanın izole hissetmesi ve Vatikan’ın kendini hatırlatmak istemesi. Fotoğraf No. 37-40 arasında görünen Çan kulesi, bu işlevinin yanında aynı zamanda gözetleme kulesi olarak ta kullanılıyor.

Ortaçağda, halk çoğunlukla okuma yazma bilmediği için, resim, heykel ve ikonografi, insanlara birşeyler anlatmak için fazlasıyla kullanılmış. Aziz Marcus’un sembolü Kanatlı bir Aslan (Fotoğraf No:41). Gergin arka patileri karayı, ön patileri ise suyu işaret ediyor. Yani sudan aldıklarını karaya getirdiklerini ifade ediyor. Marcus öncesi koruyucuları Georgio’nun sembolü ise bir timsah (Fotoğraf No:42). Timsah, hem karada hem de suyun içinde yaşar ve Venedik’i temsil eder. Bu iki sembol San Marco meydanında iki sütun üzerinde bulunuyor. Uğursuzluk getirdiğine inanıldığı için arasından geçmiyorlar. Bu iki sütun arasına darağacı kurularak, idam mahkumları burada infaz ediliyormuş.

Venedikte görülmesi gereken başka bir önemli nokta Rialto Köprüsü (Fotoğraf No: 43-44). Bu köprüyü, köprünün üzerine çıkıp büyük kanalı ve gondolları seyretmek ve fotoğraflamak çok keyifli (Fotoğraf No: 45-47). Kanallar eskiden kokuyormuş fakat artık temizliğini çok iyi yaptıkları için kokmuyor.

GONDOLLAR, GONDOLLAR

Venedik’e gittiğinizde gondol turu yapmadan dönmemelisiniz. Binaların arasında akan suyun üzerinde, bu romatik gondollarla gezerken bir taraftan şampanyanızı yudumlamak çok hoş ve huzur veren bir deneyim. Farklı fiyat kategorilerinde birkaç farklı güzergah var. Fiyatları da 80 EUR’dan 350 EUR’ya kadar çeşitlilik gösteriyor. 350 EUR olanda, 117 kanal geziyormuşsunuz. Süresi biraz daha uzun. Şampanyayı ise özel kadehlerde ikram ediyorlarmış. Bir gondola 6 kişi sığıyor. Biz kişi başı 25 EUR’ya gelen bir güzergahı seçtik. Bizimki yarım saat civarında sürdü ve şampanyamızı da plastik bardakta ikram ettiler. Yine de çok güzeldi. Gondol arkadaşlarım, Şimşek ailesi ile birlikte, çok keyifli bir tur yaptık. Kaptanımız da pek bir neşeli ve konuşkan bir tipti. İndiğimizde günün yorgunluğundan eser kalmamıştı (Fotoğraf No:52-73).

FLORIAN CAFE ve SAN MARCO MEYDANINDA “HARE KRISHNA”

Gondol turundan sonra, otelimizin bulunduğu Padova bölgesine geri dönmek için akşam 8’de bizi alacak olan Vaporetto’yu beklerken, arada kalan boş zamanımı Florian cafe’de geçirmeye karar verdim. Florian Cafe, San Marco Meydanında es geçilmemesi gerekn bir durak noktası (Fotoğraf No: 81-83). Burası 1700’lerden beri varmış ve aydınların düşünürlerin birbirlerini buldukları bir yer olmuş. Kafede, yediklerinize ek olarak, kişibaşı 6 EUR klasik müzik dinletisi ücreti hesabınıza yansıtılıyor. Şarap ve soda ile yaptıkları Spritz (Fotoğraf No: 81) yanında Pizza Florian’ınızı yerken, sizin için çalan canlı Klasik Müzik keyfini kaçırmamalısınız!

Florian’a giderken yol üzerinde San Marco Meydanında danslı müzikli gösteri yapan “Hare Krishna” misyonerlerine rastladım (Fotoğraf No:74-80). Yoldan geçen insanları kendileriyle dans etmeye çağırıyorlardı. O zamana kadar Hare Krishna’yı hiç duymamıştım. Bir süre merak edip seyrettim. Bu arada yanıma, elinde Hare Krishna CD’leri ile bir “Nuri” (Cennette erkeklere vadedilen hurilerin erkek versiyonu :)) yaklaştı. Bu kadar kusursuz hatlar, pürüzsüz bir ten nasıl olabiliyor diye hayran hayran çocuğu seyrederken, misyonerimiz Hare Krishna’yı tanıtmaya başladı (Merak edenler için web siteleri: http://www.krishna.com) . Dünyanın her yerinde ve tapınaklarda yaşıyorlarmış. Nurimizin adı Alex’miş. Belarus’luymuş. “Türkiye’de de var mısınız peki?” diye sordum, Alex’cim bilemedi arkadaşına sordu. Arkadaşı ise dehşet içinde cevap verdi: “No, Turkey is a muslim country!”:) Ama ben web’de ararken bunu buldum: http://harekrishnaturkey.wordpress.com/

Kendilerini tanıtmak ve bağış toplamak için ellerindeki CD’leri dağıtıyormuş. CD’nin fiyatını sordum, “Önemli değil gönlünden ne koparsa” gibi bir cevap verdi. Ben de bu cevabı hiç sevmem, gönlümden kopa kopa 5 EUR koptu. Alex’cik hafiften yüzünü buruşturur gibi oldu 5 EUR’yu görünce. “Walla tapınaklarda yaşıyorsun 5 EUR neyine yetmiyor” dedim içimden:). Beni kendileriyle birlikte dans etmeye çağırdı. Teşekkür ettim ve bir kaç fotoğraf çektikten sonra Florian Cafe’ye doğru yola koyuldum.

Verdiği CD’de bir dizi meditasyon müziği ve Krishna için bestelenmiş parçalar vardı. Hatta bir tanesi de Boy George’un “Bow Down Mister” parçası. Meğer bu parçanın sözlerinde bolca “Hare Krishna” diyormuş! http://www.metrolyrics.com/bow-down-mister-lyrics-boy-george.html

Vaporetto’ya bindiğimizde, şehrin silüeti hoş bir kızıllıkla uğurladı bizi (Fotoğraf No: 87-90). Hoşçakal Venedik, tekrar görüşmek dileğiyle!